ses deneme

“çekip gittiğin o dar alanlara ulaşamıyorum
dönüp görmek, dinlemek ihtiyacını da duymuyorsun.
sahi, var mısın?..”  (ö.ü)

hayat sahnesinde oynadığımız roller çoğu zaman monologla yetinmekten alıkoyup diyalog beklentisine sürüklüyor bizi. bir ses verip bir ses alıyoruz, bir ses duyup bir sesle cevaplıyoruz ve böyle devam ediyor düetler. doğumdan ölüme kadar bir tür alış-verişe koyuluyoruz.

beklenti kelimesiyle tanışıklığımız dünyadan aldığımız ilk nefesle başlıyor. ilk önce, ihtiyaçlarımızın karşılanması için annemizin ilgisini bekliyoruz. kimseyi üzmek için değil, sadece muhtaç olduğumuz, aciz olduğumuz için varlığımızı hatırlatıyoruz çevremizdekilere. aç, susuz, uykusuz, sıkıntılı olduğumuzu anlatmanın bir yolu oluyor “hey!” diye bağırmak. ses vermek evrene… o sırada sesimizi muhatap kabul eden herhangi birini kendimize çağırmaya çalışıyoruz, alelacele. hedef dışta gibi görünse de merkeze kendimizi koyarak… bizimle başlayıp muhatabımızdan geçecek ve yine bizimle bitecek bir çemberin ilk ve son noktası olarak…

gel zaman git zaman, çağrılarımız kâh amacına ulaşıp bize (hoş veya nahoş) yankılar getiriyor kâh boşlukta kaybolup gidiyor. bütün “ses deneme” lerimizin bize öğrettikleri oluyor. onlarla büyüyor, yeni denemelere yelken açıyoruz. ihtiyaçlarımız değiştikçe yeni muhataplarla yeni diyalog girişimlerinde bulunuyor, “bize göre” bir orkestranın içinde yerimizi alıyoruz.

buraya kadar her şey normal ve olağan. peki, bir alt katta neler oluyor, bir de ona bakalım:

“hoş veya nahoş yankı” ifadesindeki değerlendirme ölçütü genellenebilir görünse de tamamen sübjektif bir nitelik taşıyor. nasıl ki seslendiğimiz veya sesine ses verdiğimiz muhataplar bir ihtiyacımızın, beklentimizin dile gelmesiyse; işittiğimiz sesleri de bizi memnun yahut rahatsız etmelerine göre ayrı ayrı sınıflandırıyoruz. duyduğumuz sesler bizi memnun etsin istiyoruz, aksi halde seslerimiz şikayete, öfkeye, ağıta, varoluşsal memnuniyetsizliklere, tepkisel yansımalara dönüşüveriyor.

seslerden örülü döngüsel alışveriş (yani pozitif iletişim ihtiyacı) psikolojik açıdan mühim ve tanıdık bir olgu. nitekim insan bir yönüyle sosyal bir varlıktır, doğru. bununla birlikte, dışarıdan duyduğumuz ve duymayı beklediğimiz seslere ilgimizi biraz kısıp iç ses(ler)imizi dinlemek; kendimize kulak vermek hayatî.

insanın, ilk bakışta görünen ihtiyaçları olumlu akisler duymakla tatmin edilebilse de, yüzeydeki (g)örüntülerden çok daha derin, estetik ve bir o kadar hassas bir varlık olduğunu fark ettiğimizde “kendini dinleme” ve “kendini keşfetme” sürecimiz başlıyor. reyting ölçen alıcıları dışarıda bırakıp içeri kulak verdiğimizde, dış sesleri yorumlayıp sınıflara ayıran ve her etkiye kendince tepkiler veren iç seslerle tanışıyoruz.

işte ancak o zaman, dışarıda duymak isteyip de duyamadığımız sesler yüzünden kendimizi mahrum, değersiz ve kötü hissetmemizin ses vermeyenlerle (“diğerleri” ile) mi, yoksa sesi bekleyenle (yani bizimle) mi ilgili olduğu sorusunu ilk kez sorabiliyoruz kendimize.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s