orucun psikanalizi

malum, içinde bulunduğumuz vakit dilimi ramazan. müslüman olsun olmasın herkesin böyle bir ayın varlığından, bu süre zarfında oruç tutulduğundan haberi, orucun belli bir süre için bazı şeyleri yememek şeklinde gerçekleşen bir ibadet olduğuna dair malumatı vardır sanıyorum. en azından bu yazıyı okuyanların…

teologların, antropologların, sosyologların oruç üzerinde çokça durduğu; meselenin dinî, ritüelistik, toplumsal, sosyal, biyolojik, tıbbî yanlarına dair açıklamalar, analizler sarf etmekten yılda en az bir kere kendilerini alamadıkları bir gerçek. yılın bu vakti gelince bohçalar açılıyor, dosyalar raflardan iniyor, sofralar kuruluyor, sofralar kaldırılıyor; alışveriş başlıyor: her manada.

bu konuda düşünülegelen ve konuşulagelen ne varsa her birinin ve dahasının psikolojik düzlemde karşılıkları, ilk bakışta görünenden daha derin, daha geniş anlam ve açılımları var aslında. kaldı ki oruç sadece islam’da değil; bütün kadim din ve geleneklerde aynen yahut küçük farklarla mevcut bir uygulama. hal böyleyken ve halihazırda bu seneki “ramazan maratonu”nu yarılamışken, oruç ve ramazan olgularının bize en çok lazım olan kısmından, psikolojimizle ilişkisinden de biraz söz etsek ya… haydi buyurun, halil ibrahim sofrasına! 😉

oruç en temelde içimize aldıklarımızla ilgili bir pratik. normalde düşünmeden, kısıtlanmadan, otomatik bir özgürlükle içimize alabildiğimiz katı-sıvı-gaz maddeyi şimdi seçici geçirgen bir duyarlıkla, teyakkuzla kontrol ve tanzim etmek gerekiyor içeriye alırken. bir hilalle başlayan ve bir ay boyu yol aldığımız bu sürecin bedensel yönü, ay’ın görünen yüzü. işin asıl kısmı, psikolojik alışverişlerimizle ilgili.

evvela, normalde canı neyi nasıl isterse yemeye alışan insanın bir süreliğine düzenini değiştirmesi söz konusu bu süreçte. deniyor ya, yeryüzündeki tüm canlılar (normal şartlarda) yaşamak için yerken insan yemek için yaşama potansiyeline sahip tek organizma. durmadan yiyebilen; çeşit olarak, miktar olarak, periyot olarak yeme düzenini kültüre, duruma, ortama, en çok da kafasına göre dizayn edebilen bir varlık insan. hal böyleyken oruç, biyolojik olarak bünyeyi şaşırtma, dinlendirme, en azından dur-kalklarla kısmî bir farklılık (ve tabii umulur ki farkındalık) meydana getirme etkisine sahip. bu yönüyle bir çeşit şok terapi.

kişiden kişiye değişse de, otomatik hale gelmiş yeme-içme-uyku-yaşama düzeninin otomatik işleyişini sekteye uğratan bir uygulama olmanın ötesinde, otokontrol gelişimi açısından da mühim bir fırsat. “şimdi dur! şimdi yiyebilirsin. bitti, dur! evet, devam edebilirsin.” ilk bakışta ne alakası var, diyebilirsiniz ama; bir açıdan tuvalet eğitimine benziyor farkına varmasak da. ve düşünün, çoğumuz için buna her yıl yeniden ihtiyaç duymak ve her seferinde yeniden adapte olmak söz konusu. çabuk alışıyoruz, çabuk unutuyoruz, zora gelemiyoruz, kendimizi tutamıyoruz.

hadi itiraf edelim, psikolojik olarak içeriye aldıklarımızın haddi hesabı yok. neye maruz kalırsak onunla ilişki kurmadan, çoğu zaman da bu şeylerden muzdarip olmadan edemiyoruz. her gün uyanıyoruz ve biriktirmeye başlıyoruz. sırtımızdaki çuvallar yaşadığımız günlerce ağırlaşıyor. taşıyoruz, yük oluyor; bıraksak aklımız kalıyor. yaşadıysak etkisini, tadını, kokusunu, rengini; yaşayamadıysak hayalini, umudunu, beklentisini, mahrumiyetini taşıyoruz bir şeylerin. böyleyken böyle.

peki ne zaman, nasıl hafifleyeceğiz biz? vücut detoks istiyor, anlıyoruz. psişe/nefs istemiyor mu? aslını isterseniz, hem de nasıl! elbette önce neyle ağırlaştığımıza bakmak gerek. “şu olmadan yaşayamam” dediğimiz ne varsa, bu sorunun cevabı işte tam orada bizi bekliyor. kırmızı, yeşil, pembe çizgilerimiz; yatırımlarımız, alacaklarımız, eklentilerimiz, beklentilerimiz oracıkta durup duruyor. biz neredeyiz? elbette, peşlerinde!

1293743481771993

-şimdi dur: neyin peşinde olduğuna bir bak.

-şimdi yiyebilirsin biraz: iş üzerinde şahidi ol, gözlemle bütün koşularını.

-bitti, dur: başka türlüsü mümkün olamaz mı? orada öylece koşmamak?

-evet, devam edebilirsin: “hayır, aynen devam ediyor. üstelik, aç kalmak istemiyorum!”

demek ki, otomatikleşmişiz içeriye alırken ve dışarıya tepki verirken. kısırlaşmış döngüler. yeyip içmemek çok basit. sembolik ve şeklî aynı zamanda. asıl oruç, her ne ile özdeşleştiysek (her neyi kendimiz ya da en önemli varlığımız addediyorsak) onunla ilişkimizi gözden geçirme fırsatı. dolayısıyla ondan özgürleşmenin, içimizde ona daha küçük bir oda vermenin, onu sırtımızda taşımaktan vazgeçmenin, yüklerimizden kurtulmanın, hafiflemenin eşi bulunmaz bir imkânı aslında.

içimizde konularına, muhataplarına, öncelik sıralarına göre tasnif edilmiş beklentilerimizin, alacaklarımızın, hak iddialarımızın öbek öbek biriktiğini; ne iştir ki onları taşıyadururken en çok ve sadece kendimize yazık ettiğimizi görmemiz için bize alan açar oruç. girene çıkana dikkat kesilebilirsek eğer; bir şeyler içimizde rastgele konuşlanırken olan bitenin farkına hiç varmadığımızı görebiliriz.

“bir kalp bekçisi olmak üzere donatıldım; dışımdaki hiçbir şeyin içime girmesine, içimdeki hiçbir şeyin dışarı çıkmasına izin vermem.”diyor Rabia el-Adeviyye. burada daimî olan halin bedenle ilgili bir versiyonunu bir ay boyunca deniyoruz her ramazan. peki bunca zaman yaşadıklarımızın veya yaşayamadıklarımızın etkisiyle psikolojimizde neler dönüp duruyor? bir kez olsun içimize bu nazarla baktık mı?

yedik, içtik, allah arttırsın; sofrayı kuran kaldırsın. hele biz biraz kalbimize bakalım. oradaki mutfakta neler oluyor? fasulye, bakla ve her ne varsa dilimizin altında; ıslak mı, çiğ mi, pişmiş mi, pişmeyip bize mi bakıyor içerideki ahali? ramazan en çok gönül kapımıza geliyor senede bir kez, müsaitsek misafirimiz olmak için. bizi kendimize çağırıyor, biraz durup dinlenelim diye, bizi durdurup durultmak için. oruç, bütünümüz ve olmazsa olmazımız addettiğimiz; “olmazsa olmayız” zannettiğimiz parçalarımızdan, eklentilerimizden özgürleşip, yani sınırlı ve geçici olanı bırakıp; sonsuz ve kalıcı olana yönelmektir esasında. oruç, özgürleşmektir.

tumblr_static_o6hr00pjv34gkwwk0k84w4sw1

size ve kendime önerim: “şu olmadan yaşayamam” dediğimiz ne varsa, onun orucunu tutmayı denemek. önce bir durup düşünelim: nelerle ağırlaştığımızı, kalıplaştığımızı fark edelim. sonra da içsel olarak bu şeyleri aşmaya niyet ve gayret edelim. kalan yarım ayda oruca bir de bu gözle bakıp o ucu tutsak, inanın, çok şey değişir.

şimdiden iyi bayramlar!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s