affedemeyenlerden misiniz?

bugün twitter’da şöyle bir hashtag var: #3HaziranDünyaAffetmeGünü. internette biraz bakındım, böyle bir bilgiye rastlayamadım. yine de, bu hoşluğa katkıda bulunanlara teşekkürler…

affetmek; bugünlerde değişik vesilelerle karşıma çıkan bir kelime, tam da üstüne gelince kayıtsız kalamadım. merak edip bu etiketle yazılan tweetlere bir göz attım. çoğu kişi affetmekten ziyade affedememekten dem vurmuş. kimi kendini haklı bulmuş, kimi çaresizlikten yakınmış. verilen mesajları özetleyecek olursam, birkaç cümleyle şöyle:

1.ben affetmem, Allah affetsin.

2.affedilecek şey var, affedilmeyecek şey var.

3.hasar büyükse affedememek kaçınılmazdır.

4.affetmiyorum işte, gör gününü, oh olsun!

5.vefasızlık diz boyu, affetsek ne fayda!

görünen o ki, affetmek denince ‘bir kusuru sineye çekip uğradığımız haksızlığa boyun eğme’yi anlıyoruz. “eh, peki madem” deyip ödenmeyen bakiyeyi deftere yazıyoruz. en iyi ihtimalle: sevdiğimiz birine ya da verdiğimiz emeğe kıyamıyoruz ve küs kalacağımıza hesabın üstüne bir çizik atıveriyoruz. tabii, hiç yazılmamış gibi olmuyor. ‘yazılmış ve silinmiş izler, içimde ve ötemde zonklar’* diyor şair, kimi nasıl affedelim? (*i.özel)

affetmek, kırılana zor. affetmek, yorulana zor. affetmek ne zor (!)

twitter’da da yazdım, “affetmek” bana hep aynı sahneyi ve içinde geçen repliği hatırlatıyor:

adam annesinin sorumsuzluklarından ve yıllardır onun arkasını toplamaktan bezmiş, yorulmuş; anne sevgisine duyduğu ihtiyaç örselenmiş, duyguları incinmiş. annesine kırgın ve öfkeli. o gün yine bir krize sebep olan anne her zamanki gibi oğlundan babalık bekliyor. geniş gönüllü oğul, hayallerini gerçekleştireceği parayı eşinin ısrarıyla annesini hapisten çıkarmaya harcıyor. benzeri durumlar defalarca yaşanmış ama bu defa öncekilerden farklı olarak adamın güzel yürekli, çiçeği burnunda eşi de şahit, olanlara. Kadın önce gidip sarılıyor sevdiceğine, ikisi de usul usul ağlıyor bir süre; sonra da su damlası gibi duru bir sesle şöyle diyor: “babam der ki hep; affetmek, kalbinde kinine küçük bir oda vermektir.”

kulağımdan kalbime giderken filizleniyor, serpiliyor cümle; “affetmek, kalbinde nefrete küçük ve sevgiye büyük birer oda vermektir.” oluveriyor.

telkinle ya da zorlamayla olabilecek bir şey değil affetmek. kesik hesap kenarda duruyor. hayalleri kırık dökük olan, güveni zedelenen o yanımız çaresiz. ona bir oda ver. küçük olsun.

o odanın yanı başında büyükçe bir oda daha olacak, bul onu. bütün odalar o odaya; o ise bahçeye açılıyor. kapıyı açıp geçiyorsun, sonra kapıyı açıp çıkıyorsun.

sen oda değilsin, odalardan geçensin.

catherine-annis-scaravelli-inspired-yoga-retreat-weekend-at-tilton-house-garden-through-open-door

mevsimlerden kış; iki iç bir dış

en son 13 eylül’de yazmışım buraya. epey olmuş. o vakitten beri kaç defter tuttum, kaç denizde yüzdüm ve nice su yuttum aslında; fakat bazen sadece kendimize yazıyor, kendi kendimizi okuyoruz. içimizden içimizden…

şimdiyse mevsim değişti : ) kış daha sesli, daha dışa dönük, kendini iyiden iyiye hissettiren bir zaman dilimi. tâ yazdan hazırlığı yapılan, üşüttü mü kat kat giydiren, esip gürledi mi sesini duyuran, kapı dışları ve ev içleri arasındaki farkı belirgin şekilde hissettiren…

img_0517

mevsimlerin her birimizde yarattığı çağrışımlar, bir mevsimi sevip sevmemelerimiz baktığımız yere göre değişiyor, doğru. değişmeyense, aynı ortamda aynı hava sıcaklığına maruz kalıyor oluşumuz. sokaktaki hava birilerimizi ayırt etmiyor diğerlerinden, aynı eksiltili ısıya maruz bırakıyor hepimizi. aynı kıştan geçiyoruz, fakat aynı şekilde geçmiyoruz. kış deneyimlerimiz, kıştan etkilenimlerimiz birbirinden farklı. kimilerimiz yine de ılık, kimilerimiz tir tir titremekte. kimimiz yağmur çamur içinde, kimimiz evinin-arabasının içinde. kış, içimizin dış koşullar karşısında ne kadar hazırlıklı olduğuna ve hazırlıksız yakalandıklarımıza harika bir ayna. “yaz geliyor, hazır mısın?” cümlesi bolca keyif ve tatil vaat ediyorken, kışa hazır ‘olmak ya da olmamak’ er meydanı. ‘her koşulda hayatta kalabilir, güvende ve huzurlu olabilir misin?’ içerikli bir yaşam mücadelesi, bir tür dayanıklılık testi.

elbette, “kış” sadece fiziksel bir süreç değil. kendimizi “yoksun ve üşümüş” hissedeceğimiz her duruma “kış” diyelim. şimdi herkesin iki sorusu var: 1.senin kışın ne? 2.için, kışına hazır mı? süremiz başladı: bahara kadar!

fotoğraf: ®melek yeşilyurt*

*bu güzel manzarayı gören ve içinin içi daima gülen gözlerine şükranla…

re-turn: dön!

1-ekukglcewgucflkzwikdcw

hareket, bereket, coşku, sükun… hepsine merhaba!
– –

durup düşünmek iyidir, evet. uzun uzun düşünürsün, günlerce öyle durur ve baktığı yerde görünenden ötesini arayan bakışlarınla yolculuk edersin. yolculuk: hem yakınlık isteğinin hem de uzaklığın alameti.

önce alır, biriktirir ve uzaklaşırsın, düşüne düşüne durumu fark edersin. sonra iç sesine kulak verir; verir, hafifler ve yaklaşırsın. geldiğin yeri hatırlayıp öz’üne döndüğünün; aslına verdiğin gönlün kabulünün resmidir bayram.

“o yer”e vardığın, içinde ve dışında aynı sesi duyduğun öyle bir an gelir ki; duracak ve düşünecek bir şey yoktur orada. göz, kulak ve kalp bir’likte sevinir; sungunun ve kabulün birlikte duyulur sevinci.

“varınca anlarsın” mutlak-a. bir başka kutludur: ilam-ı bayram! ♥

dönmek demişken, az sözle çok şey anlatan ve kadim tınılardan esinlenip o esini kulaklarımıza taşıyan bir de şarkı: Return to Innocence / Enigma (1993)

“Return to Innocence”

that’s not the beginning of the end
that’s the return to yourself
the return to innocence
love – devotion
feeling – emotion 
love – devotion
feeling – emotion 
don’t be afraid to be weak
don’t be too proud to be strong
just look into your heart my friend
that will be the return to yourself
the return to innocence 
ıf you want, then start to laugh
ıf you must, then start to cry
be yourself don’t hide
just believe in destiny 
don’t care what people say
just follow your own way
don’t give up and use the chance
to return to innocence 
that’s not the beginning of the end
that’s the return to yourself
the return to innocence 
don’t care what people say
follow just your own way follow just your own way
don’t give up, don’t give up
to return, to return to innocence.
ıf you want then laugh
ıf you must then cry
be yourself don’t hide
just believe in destiny.

atmaca tutmaca

nefesini tutamazsın

zamanı da.

gitmeye karar veren birini tutamazsın

bazen gözünün yaşını, bazen gülmeni

olur a.

sözünü tutabilirsin.

dilini tutabilirsin

kayıt tutabilirsin

defter tutabilirsin, not da…

.

çöpleri atabilirsin, fazlalıkları…

atamayabilirsin de.

topu atabilirsin; kaleye ya da taca.

topu tutabilirsin: i-stop!

kafadan atabilirsin, bazen.

ne kişiler ne de olaylar sabit.

değişmeden durabilir misin?

kendini tutabilir misin?

-gözünün tutmadığını

kaldırıp atabilir misin?

.

hadi bi dene,

sonrası sonra.

*Görsel: Dali, S., Galatea of the Spheres

hayatın ritmi ve es’intiler…

bir akşam üzeri çayınızı/kahvenizi alıp sadece sessizliği dinlemek günün sonuna en yakışan es. gün güneş’le vedalaşmaktayken, balkondaki serinlik bu havada biraz üşütse bile bir o kadar da iyi gelir çünkü hayatta olduğunuzu üşümenizden bilirsiniz.

doğayla senkronize olmayabilen tek varlık, insan. fakat müsterih olunuz: gel zaman, git zaman es geçmek yerine es vermeyi hatırladığında kendine uyanan da kendisi. bazen bir çiçek, bazen bir ağrı, bazen aynadaki yüz, bazen bir dış ses hatırlatıverir insana kendini. okur, dinlerseniz yakındır; kaçar, ötelerseniz uzak.

hayatın ritminin açılıp kapanmak, başlayıp tamamlamak, yürüyüp yol almak ve durup dinlenmek gibi süreçlerin bütününü içerdiğini anladığınızda siz de ritme davet edilirsiniz. o zaman koşmak ya da durmak arasında bir seçim yapmanız gerekmez. o zaman her şeyin yerinde ve zamanında olageldiği ahenge katılmakla (ve mani olmamakla) ilgilenir; içinizdeki ve dışınızdaki doğal akışa muhalefet etmeyi bırakırsınız.

ister istemez değil; bilerek ve isteyerek…

mg_2659

mesela bu çiçekler, her gün âleme açılıp her akşam kendilerine dönüyor; günü güneşi güzelce selamlayıp akşama doğru uyumaya çekiliyorlar. hep açma isteğine değil, hep açmalarını bekleyene de değil; içerideki ve dışarıdaki senkronize doğal akışa göre hareket ediyorlar. hepsi bu.

gündüz görünen yollar başka, gece durulan sular başka. hadi, bugün bir değişiklik yapın ve bu akşam vaktinde bir yorgunluk & dinginlik çayı/kahvesi ısmarlayın kendinize. sonra açın pencereyi.

es.

insan psikolojisinde negatiflik nerede durur? yakalarsak ne yapalım?

blog1

insan psikolojisinde negatifliğin kökleri yoktur,
fakat potansiyeli vardır.

~

hayat sürecinde çeşitli etkileşimlerle tetiklenip ortaya çıkar negatiflik. eğer ortaya çıkan bu durumla ilgilenip kendinizi negatiflikten arındırmazsanız, bir tarlayı kaplayan yabani otlar gibi bütün psikolojik zemininizi kuşatırlar.

negatiflikle (içinizdeki olumsuz duygu-düşüncelerle veya ortaya koyduğunuz size veya başkalarına rahatsızlık veren davranışlarla) baş etmek sanıldığı kadar zor değildir, çünkü hiçbir yabani ot bir çınar ağacı gibi kökleşemez.

durumun farkında olup, içimizdeki negatifliğin sorumluluğunu almak ve gereken eyleme geçmek bizi içimizdeki negatif seslerden, rahatsız eden düşüncelerden, önünü alamadığımız duygu ve davranışlardan kurtarır; aslolan nötr doğamıza geri döndürür.

~

insan psikolojisinde negatiflik potansiyeli vardır,
fakat negatifliğin kökleri yoktur.

iletişim sanat, ilişki düet

abstract-music-coffee-art-mariana-lazarciuc

insanlar birbirleriyle iletişim kurarken kendi kişisel deneyim, bilgi ve algılarına dayanıyor her zaman. doğal olarak bu böyle, değil mi? peki ya algıladığımız gerçeklik muhatabımızın kastıyla örtüşmüyorsa, o zaman ne olacak?ilişkilerde yaşanan problemlerin neredeyse tamamı bu anlayış ve yorumlama farkından ileri geliyor.

diyelim ki kendinizi çok iyi anlattığınıza inandığınız ve anlaşıldığınıza emin olduğunuz biri, onu hayatınızda istemediğinizi düşündü. gerçeğin bu olup olmaması önemli; fakat daha önemlisi, iki tarafın da kendi algısına bir kez daha dönüp bakması ve onu nereden çıkardığını (neden ürettiğini) keşfetmesi. belki siz gardınızı almak için duvarlar örüyorsunuz sevdiklerinizle aranıza, farkında olmadan. belki sevdikleriniz içten içe biliyor samimiyetinizi, kırılganlığınızı ve iyi niyetinizi; fakat anlayamıyorlar yine de zaman zaman ortaya çıkan ısrarınızı yahut uzaklığınızı. belki çok seviyor ve seviliyorsunuz, buna rağmen taşlar yuvarlanıyor aranızda, incitmeyi yahut incinmeyi en son isteyeceğiniz kişilerle. belki bildiklerinizi ya da hissettiklerinizi muhatabınızın da aynıyla bildiğini ya da hissettiğini varsayıyorsunuz, halbuki pek de öyle olamıyor karşıdan bakınca.

dünyadan aldığımız çeşitli duyumlar beynimizde önce bir merkeze geliyor; eğer içeri giren görüntüde, seste, kokuda… önceden yaşadığımız veya bir yerlerden hatırladığımız şeylere benzeyen bir anlam/his/çağrışım tespit edilirse, algılama sürecinde anında alarma geçiyor sistem. duygusal zihin anında tepki veriyor gelen bu tanıdık veriye. mantıklı zihnin duruma ilişkin aklıselim yorumları daha yavaş ve daha kontrollü gerçekleşiyor, çoğu zaman da o vakte kadar iş işten geçmiş oluyor.

1082099380

ilişkiler umutla, sevgiyle ve karşılıklı iyi niyetle başlıyor; fakat bir süre sonra olanlar oluyor. eskiyen ya da yenilenmeyen duygularımız sürece ve muhataplarımıza dair yargılarımızla ve bekleyip bulamadıklarımızla yoruluyor. ilişkilerimiz her yeni günle tazelenebileceği halde, gün geçtikçe yıpranıyor. özellikle yakın ilişkilerimizde gösterdiğimiz aşırı hassasiyet bizi olaylar karşısında sakin ve objektif kalabilme imkanından mahrum ediyor.

başta sözünü ettiğim algı, deneyim ve bakış açısı farkları kişinin önce kendine dönüp bakması, kendini tanıması ile anlaşılabilecek ve ilişkilerimizi zedelemek yerine zenginleştirebilecek bir faktör. kendimizle bu manada tanıştıktan sonra sıra, muhatabımıza yönelik “orada neler oluyor?”sorusuna gelebilir. halbuki biz önce “orada neler oluyor?”dan başlayıp, -onu da çoğu kez yanlış anlayıp- “burada da buna karşılık şunlar oluyor, hadi bakalım!” ile bitiriyoruz cümlelerimizi. buradan çıkış yok.

yaşamımıza bahşedilmiş bir sevgi, göğsümüzde filizlenmeye can atan bir duygu, bahara direnmeyip açıvermiş ve kendisini kucaklamamızı bekleyen çiçek gibi bir eş, dost veya arkadaş hayat yolculuklarımızda uzun süre bize yoldaş olabilir. gereken tek şey birbirimizi anlama çabamızı doğru yerden; yani kendimizden başlatmak. önce kendi içimizden gelen seslere kulak kabartmak… ilişkilerimize, iletişim dilimize yansıtıp durduğumuz beklentilere, ihtiyaçlara, eski filmlerden kalma repliklere ve korkulara vâkıf olmak…

explosion-ballon-edward-horsford-01

özetle: ilişki ve iletişim süreçlerinde, özellikle rahatsız olduğumuz durumlardaki tepkilerimize ve bu tepkilerin içimizdeki hangi algı veya yorumlara dayandıklarına dönüp bir bakmakta sonsuz yarar var. içimizdeki negatif duygu kuyularına düşmekten, olan biteni kişiselleştirmekten ve ilişkilerimizi yanlış anlamalara kurban etmekten bizi kurtarabilecek tek yol bu.

bahar sevgi tohumları eksin içimize! öyle ya, her şey sevgiyle başlar, gelişir; yargıyla, korkuyla, sorguyla biter, tükenir.

gün aydın! *-*

her güne yeniden başlamak mümkünken, geçmiş zaman içinde biriktirdiklerimizi kendimize yük etmekten yorulmadık mı dersiniz? yorulduk, hem de nasıl!

diyelim ki hayat öğretir ve öğrendiklerimiz içeride birikir; hayatta(n) öğrendiklerimize şükranla minnet duyabilecekken, durmadan şikayet ediyoruz ne yazık ki. bir de üstüne, böyle yaparak kendimizi koruduğumuzu ya da geliştirdiğimizi düşünüyoruz.

kendimizi korumak için bildiklerimize tutunuyoruz, iyi ama yeni gelenleri nereye koyacağız o zaman? bütün kaplar doluyken…

her yeni güne boş bir kap olarak uyanıp o günkü nasibimize heyecanla uzanabilme imkanını unuttuk. ondan bu halimiz.

dolu kaplar önümüze dikildikçe kabımızdan taşmak istiyoruz. olmuyor, yoruluyoruz. yaşadıkça yaşlanmamız bundan sebep. her güne yenilenmiş bir halde değil, eskici dükkanı gibi uyandığımızdan. günü geçmiş, ama içimizde tuttukça kendilerine tutunduğumuz bir sürü yükle…

uyandığımız her günde bir yere, daha iyi bir yere varma telaşına kapılıp bizi peşlerinden sürükleyen yanlarımızı görsek… bunun içimize sevinç, neşe, huzur yerine stres, kaygı ve memnuniyetsizlik ektiğini bilsek…

yaptıklarımızın, başardıklarımızın bizi baştan yaratmasını hayal edeceğimize her an zaten yeniden yaratıldığımızı fark etsek…

o zaman, uyandığımız her güne değer. o zaman dilimizdeki “gün aydın!” gerçek anlamını bulur ve göz içlerimizdeki ışıltıdan okunur bu. *-*

orucun psikanalizi

malum, içinde bulunduğumuz vakit dilimi ramazan. müslüman olsun olmasın herkesin böyle bir ayın varlığından, bu süre zarfında oruç tutulduğundan haberi, orucun belli bir süre için bazı şeyleri yememek şeklinde gerçekleşen bir ibadet olduğuna dair malumatı vardır sanıyorum. en azından bu yazıyı okuyanların…

teologların, antropologların, sosyologların oruç üzerinde çokça durduğu; meselenin dinî, ritüelistik, toplumsal, sosyal, biyolojik, tıbbî yanlarına dair açıklamalar, analizler sarf etmekten yılda en az bir kere kendilerini alamadıkları bir gerçek. yılın bu vakti gelince bohçalar açılıyor, dosyalar raflardan iniyor, sofralar kuruluyor, sofralar kaldırılıyor; alışveriş başlıyor: her manada.

bu konuda düşünülegelen ve konuşulagelen ne varsa her birinin ve dahasının psikolojik düzlemde karşılıkları, ilk bakışta görünenden daha derin, daha geniş anlam ve açılımları var aslında. kaldı ki oruç sadece islam’da değil; bütün kadim din ve geleneklerde aynen yahut küçük farklarla mevcut bir uygulama. hal böyleyken ve halihazırda bu seneki “ramazan maratonu”nu yarılamışken, oruç ve ramazan olgularının bize en çok lazım olan kısmından, psikolojimizle ilişkisinden de biraz söz etsek ya… haydi buyurun, halil ibrahim sofrasına! 😉

oruç en temelde içimize aldıklarımızla ilgili bir pratik. normalde düşünmeden, kısıtlanmadan, otomatik bir özgürlükle içimize alabildiğimiz katı-sıvı-gaz maddeyi şimdi seçici geçirgen bir duyarlıkla, teyakkuzla kontrol ve tanzim etmek gerekiyor içeriye alırken. bir hilalle başlayan ve bir ay boyu yol aldığımız bu sürecin bedensel yönü, ay’ın görünen yüzü. işin asıl kısmı, psikolojik alışverişlerimizle ilgili.

evvela, normalde canı neyi nasıl isterse yemeye alışan insanın bir süreliğine düzenini değiştirmesi söz konusu bu süreçte. deniyor ya, yeryüzündeki tüm canlılar (normal şartlarda) yaşamak için yerken insan yemek için yaşama potansiyeline sahip tek organizma. durmadan yiyebilen; çeşit olarak, miktar olarak, periyot olarak yeme düzenini kültüre, duruma, ortama, en çok da kafasına göre dizayn edebilen bir varlık insan. hal böyleyken oruç, biyolojik olarak bünyeyi şaşırtma, dinlendirme, en azından dur-kalklarla kısmî bir farklılık (ve tabii umulur ki farkındalık) meydana getirme etkisine sahip. bu yönüyle bir çeşit şok terapi.

kişiden kişiye değişse de, otomatik hale gelmiş yeme-içme-uyku-yaşama düzeninin otomatik işleyişini sekteye uğratan bir uygulama olmanın ötesinde, otokontrol gelişimi açısından da mühim bir fırsat. “şimdi dur! şimdi yiyebilirsin. bitti, dur! evet, devam edebilirsin.” ilk bakışta ne alakası var, diyebilirsiniz ama; bir açıdan tuvalet eğitimine benziyor farkına varmasak da. ve düşünün, çoğumuz için buna her yıl yeniden ihtiyaç duymak ve her seferinde yeniden adapte olmak söz konusu. çabuk alışıyoruz, çabuk unutuyoruz, zora gelemiyoruz, kendimizi tutamıyoruz.

hadi itiraf edelim, psikolojik olarak içeriye aldıklarımızın haddi hesabı yok. neye maruz kalırsak onunla ilişki kurmadan, çoğu zaman da bu şeylerden muzdarip olmadan edemiyoruz. her gün uyanıyoruz ve biriktirmeye başlıyoruz. sırtımızdaki çuvallar yaşadığımız günlerce ağırlaşıyor. taşıyoruz, yük oluyor; bıraksak aklımız kalıyor. yaşadıysak etkisini, tadını, kokusunu, rengini; yaşayamadıysak hayalini, umudunu, beklentisini, mahrumiyetini taşıyoruz bir şeylerin. böyleyken böyle.

peki ne zaman, nasıl hafifleyeceğiz biz? vücut detoks istiyor, anlıyoruz. psişe/nefs istemiyor mu? aslını isterseniz, hem de nasıl! elbette önce neyle ağırlaştığımıza bakmak gerek. “şu olmadan yaşayamam” dediğimiz ne varsa, bu sorunun cevabı işte tam orada bizi bekliyor. kırmızı, yeşil, pembe çizgilerimiz; yatırımlarımız, alacaklarımız, eklentilerimiz, beklentilerimiz oracıkta durup duruyor. biz neredeyiz? elbette, peşlerinde!

1293743481771993

-şimdi dur: neyin peşinde olduğuna bir bak.

-şimdi yiyebilirsin biraz: iş üzerinde şahidi ol, gözlemle bütün koşularını.

-bitti, dur: başka türlüsü mümkün olamaz mı? orada öylece koşmamak?

-evet, devam edebilirsin: “hayır, aynen devam ediyor. üstelik, aç kalmak istemiyorum!”

demek ki, otomatikleşmişiz içeriye alırken ve dışarıya tepki verirken. kısırlaşmış döngüler. yeyip içmemek çok basit. sembolik ve şeklî aynı zamanda. asıl oruç, her ne ile özdeşleştiysek (her neyi kendimiz ya da en önemli varlığımız addediyorsak) onunla ilişkimizi gözden geçirme fırsatı. dolayısıyla ondan özgürleşmenin, içimizde ona daha küçük bir oda vermenin, onu sırtımızda taşımaktan vazgeçmenin, yüklerimizden kurtulmanın, hafiflemenin eşi bulunmaz bir imkânı aslında.

içimizde konularına, muhataplarına, öncelik sıralarına göre tasnif edilmiş beklentilerimizin, alacaklarımızın, hak iddialarımızın öbek öbek biriktiğini; ne iştir ki onları taşıyadururken en çok ve sadece kendimize yazık ettiğimizi görmemiz için bize alan açar oruç. girene çıkana dikkat kesilebilirsek eğer; bir şeyler içimizde rastgele konuşlanırken olan bitenin farkına hiç varmadığımızı görebiliriz.

“bir kalp bekçisi olmak üzere donatıldım; dışımdaki hiçbir şeyin içime girmesine, içimdeki hiçbir şeyin dışarı çıkmasına izin vermem.”diyor Rabia el-Adeviyye. burada daimî olan halin bedenle ilgili bir versiyonunu bir ay boyunca deniyoruz her ramazan. peki bunca zaman yaşadıklarımızın veya yaşayamadıklarımızın etkisiyle psikolojimizde neler dönüp duruyor? bir kez olsun içimize bu nazarla baktık mı?

yedik, içtik, allah arttırsın; sofrayı kuran kaldırsın. hele biz biraz kalbimize bakalım. oradaki mutfakta neler oluyor? fasulye, bakla ve her ne varsa dilimizin altında; ıslak mı, çiğ mi, pişmiş mi, pişmeyip bize mi bakıyor içerideki ahali? ramazan en çok gönül kapımıza geliyor senede bir kez, müsaitsek misafirimiz olmak için. bizi kendimize çağırıyor, biraz durup dinlenelim diye, bizi durdurup durultmak için. oruç, bütünümüz ve olmazsa olmazımız addettiğimiz; “olmazsa olmayız” zannettiğimiz parçalarımızdan, eklentilerimizden özgürleşip, yani sınırlı ve geçici olanı bırakıp; sonsuz ve kalıcı olana yönelmektir esasında. oruç, özgürleşmektir.

tumblr_static_o6hr00pjv34gkwwk0k84w4sw1

size ve kendime önerim: “şu olmadan yaşayamam” dediğimiz ne varsa, onun orucunu tutmayı denemek. önce bir durup düşünelim: nelerle ağırlaştığımızı, kalıplaştığımızı fark edelim. sonra da içsel olarak bu şeyleri aşmaya niyet ve gayret edelim. kalan yarım ayda oruca bir de bu gözle bakıp o ucu tutsak, inanın, çok şey değişir.

şimdiden iyi bayramlar!

bir tutam dinlence…

gözünüz, gönlünüz ve kulaklarınız aynı anda sükûnete erebilir eğer dinlerseniz.

dokunmak mümkün içinizdeki kelebeklere, hele bir uzansanız.

arkanıza yaslanıp kendinize bir tutam vakit ayırmak üzere, telaşsız…

içeri buyrun:
Estas Tonné – The Song of the Butterfly

bir yudum alın ve yola koyulun. 

sadece ses değil. ses ve nefes. iç duyuş. her bir tınının içimizde dokunduğu yer, derinlerde.

sadece görüntü değil. rüzgar ve ahenk. belli belirsiz esintinin değip geçtiği toprak tonları, güneşin odaya nüfuz eden ılık dokunuşu… ∼zarifane.

gözün gördüğü her detay, temas hissiyle senkronize.

bütün duyumsal veriler bir başka evrenden, an’ı hatırlatan bir tecrübeye çağırıyor sanatkârane.

. . .

neye uyanırsan, bil ki içinde.

içinden ve içine.

içten içe bir yolculuk bu,

el-an seyir halinde.


durmadan dinlenemeyen. dinlemeden anlaşılamayan. anlatılamayan. salt tecrübî bir seyir. pek yalın. pek sade.